19 Aralık 2011 Pazartesi

2011'in Son Kabul Günü

16 Aralık 2011 Cuma/ Bandırma

Bir iki gün “ Ne yapsam? ” cümlesi, kafamda döndü dolaştı. Perşembe karar kesinleşmişti, şükürler olsun…

Tatlılardan başlayayım. Kural iki tuzlu bir tatlı; ama bir fire verirsem de sorun olmaz… İki tatlı bir tuzlu…







AKİDE ŞEKERLİ KABAK PASTASI







Bir gezinti, bir araştırma… Malzemeler… derken “ başlamak bitirmenin yarısıdır” fikrine uydum. Soyulmuş kabakları, mutfak terazisiyle üşenmeden tarttım, tam bir kilogram. Bir su bardağı seker, 125 gr. Margarin, bir portakalın dışını rendeleyip suyunu da sıkarak tümünü karıştırdım ve iyice yumuşasın diye koydum bir büyükçe tencereye, onu da ocağa…

Pişip soğuduktan sonra canını acıtmadan bir güzel ezdim, içine 15-20 tane Eti Bebe Bisküvisi koydum kırarak, bir paket de krem şanti… Bir güzel karıştırıp silikon kalıbımın dibine dövülmüş akide şekerlerini renklerine göre resim yapar gibi serpiştirdim. (arada fıstıklarından dayanamayıp bal tutan parmağını yalar, yaptım. ) Üstüne karışımı döküp bir güzel bastıra bastıra kalıba yerleştirdim, dolabın normal gözüne, 3-4 saat dinlenmesi için yerleştirdim.

2 su bardağı süte bir paket vanilyalı pudingi boşaltıp pişirdim, dinlenmiş pastamı çıkarıp kalıbı ters çevirerek servis tabağıma aldım ve pudingi yavaşça boca ettim. Konuklarım gelinceye kadar soğuk balkonda bahçeyi seyretti garibim. Servis öncesi havanda dövülmüş sarı, kırmızı akidelerle süsledim ( eşim bu iki rengi bulabilmiş, kötü de düşünemiyorum, ikimiz de aynı takımı tutuyoruz) bir Fenerli olarak canım sıkıldı hemen nanelerle bozup zenginleştiriverdim görüntüyü. İlk çeşit hazırdı artık…

Not: Günümde küçük bir karışıklık olduğu için kalıptan çıkarıp borcama yerleştirmiştim. Hatamı biliyorum ama söylemem, dalgınlık işte…

Buraya tarifi doğruyu yazdım, inanınız.

TAHİNLİ AKITMA







Adını öyle koydum, kısa olsun diye... Yoksa "Tahinli Pekmezli Muzlu Rulo Akıtma" gibi bir şey olur, İspanyol adlarına benzerdi, benim adımın da kalır yanı yok ya, neyse sadede gelelim biz. Konu ikinci tatlı…

8-10 kişilik

2 yumurta, 2 su bardağı un, 2 su bardağı süt,2 çay kaşığı toz şeker, iki çimdik tuz, 2 paket vanilya, 2 yemek kaşığı yağ ( 2’leri merak ettiniz sanırım. 4-5 kişilik malzemeleri ikiye katladım da…) Bir güzel çırpıp dinlenmesi için yan tarafa bıraktım.

Büyükçe bir pilav tencerem var, teflon. Dibini yağlayıp ateşte biraz kızdırdım ve 1,5 kepçe akıtma malzemesinden alıp dibine yaydım. Orta ateşte göz göz olunca ters yüz ettim; aynı işlemle dört tane kocaman akıtmam oldu. Azıcık soğuttuktan sonra içlerine hazırladığım tahin pekmezden sürdüm bolca. (Tahin pekmez karışımında, damak tadınızı esas alırsınız. Tahinin içerisine azar azar pekmez döküp karıştırsınız iyice, tadına bakarsınız, içinizi yakar gibi pekmezi belli olmaya başlamışsa, tamam demektir) Üzerine iri dövülmüş ceviz ekeledim, tam çap kısmına iki muz koyarak sıkıca sardım. Ruloların ikram öncesi üstlerine aynı karışımdan dökerek yine ceviz ekeleyip , verev verev kestim ki içinin güzelliği daha çok görünerek iştah kabartsın. Valla ben öyle yaptım, son söz sizin…

Geldik tuzlulara…

PEMBE PİRİNÇLİ SALATA







Beni en çok uğraştıran salatadır. Önce kendimize az miktarda yaptım; fakat kirli beyaz, boz bulanık bir şey oldu. İnternette “pembe” sözcüğünü kullanarak neler neler yazdım, aradım; inanın fenalıklar geldi... Boşver, başka şey yap, diyemem hiç… İlla yapacağım, sadistler gibi kendime eziyetten zevk alıyorum, geri dönüş yok… Öyle mi, böyle mi, derken bilgisayarımda 12 pencere açıp mantık yürüterek bir avuç pirinçle, nihayet denemem başarılı oldu. Muzaffer bir komutan gibi gece yarısı, bu iş tamamdır, diyerek, rahat bir uyku çektim.

Sabahleyin erkenden başladım çalışmaya çünkü öğleden sonra konuklarım gelecekti.

2 su bardağı pirinci yıkayıp iki kaşık sıvı yağda iyice kavurdum, 3 bardak su koyup pilav yaptım. Çok pişip yayılmasın diye dikkat ederek… Soğuduktan sonra bir kavanoz pancar turşusunun pancarlarını kuşbaşı doğradım ve elimle okşaya okşaya pilava yedirdim rengini… Anladım ki püf noktası bu. Çünkü daha önce içine koymuştum ve kaşıkla şöyle bir karıştırıp geri aldığımda boz bulanık bir pilav olmuştu. Tek tek turşuları ayıkladım ve attım. Gerekli olan rengiydi zaten.

Yarım demet maydanoz, yarım demet kadar da dere otunu, 1 adet kırmızı taze biberi ve dört tane taze soğanı bir güzel kıyıp bir su bardağı mısırla karıştırdım. Pembe pilava ilave ettim fazla incitmeden. Üzerine 2 limonun suyunu ve biraz da parlasın diye azıcık zeytin yağı koydum. İşlem tamamdı ( yanında istek üzerine pancar turşusundan ikram ettim, iyi ki iki kavanoz almışım. Bence salatalık turşusu pembenin yanında daha görsek olabilir)

KIYMALI, YEŞİL MERCİMEKLİ BÖREK







2 Su bardağı yeşil mercimeği yıkayıp haşladım. Bir büyük soğanı incecik doğrayıp sıvı yağda pembeleştirip bir su bardağı kıymayla kavurdum. Haşlanmış mercimeği içine boşaltıp karabiber ve Urfa’dan aldığım acı pul biberden bolca koydum, biraz da tuz… Karışımı tabağın içinde üçe ayırdım şöyle elimle...

Bir su bardağı zeytinyağını bir yemek kaşığı su ile karıştırıp yakınıma koydum. Üç yufkadan birini yaydım, içine bu karışımdan sürdüm bolca, yarıdan ikiye katladım yufkayı, bir daha sürdüm… Önce ikiye böldüm ruletle sonra her birini üçe. Altı parça, uzun üçgenlerin ucuna değil de iki parmak ilerisine üçe ayırdığım mercimek karışımının altıda birini koyarak kare şeklinde sardım ve tepsiye yerleştirdim. Diğer yufkalara da aynı işlemi uygulayarak 18 tane kare şeklindeki böreklerin bulunduğu tepsiyi - kurumasın diye - streçleyip dolaba koydum. Arkadaşlarım geldiğinde, kahve ikramı sırasında, fırına koymadan, yumurta sarısı sürüp çörekotu ektim üstlerine ve ısıtılmış fırına sürdüm. Altı üstü pembeleşince çay da hazır olmuştu zaten, sıcak sıcak masada diğerleriyle birlikte ikram ettim.

Ben de bir güzel yedim hepsinden… Sohbetlerden de keyif alınca ne yorgunluğum kaldı ne "pembe" sıkıntım… Hayat her şeye rağmen yaşamaya değer… Yarın yok, bugün var….

25 Ekim 2011 Salı

Herhangi bir Gün

ERİŞTE ( Depit ) ve KABAK KÖFTESİ

Ne zaman canım sıkılsa, kafama bir şeyi taksam ayaklarım beni mutfağa götürür, robot gibi dolabın kapağına uzanırdı ellerim. Açıp uzun uzun bakar ve masaya sıraladıklarımı büyük bir iştahla yerdim, genellikle de tatlı ağırlıklı olurdu. Bu dediklerim bir zamanlardı…

Dün yine mıknatısın çekimiyle tıpış tıpış yolunu tuttum mutfağın… Kileri karıştırdım, dolabı, derken ne yapabilirim kafamı dağıtmak için, diye hızlı bir düşünce, analiz- sentez fikriyle malzemeleri topladım çıkarıp çarpıp böldüm... Artık masaya dizip dizip yemek, yok öyle! Yaş kemale erdi; her yediğim kilogram olarak yapışıp kalıyor vücuduma.

Uzun zaman alan bir şeyler yapmalıydım ki, o ara sıkıntı veren düşüncelere, zamanım kalmasın. Benim bu mutfağa kaçışlarım hep rahatlatmıştır beni, tavsiye ederim... Sıkıntının dozuna göre işi ayarlamak kaydıyla…

Can’ımın her derde deva okkalı tahtasını koydum önüme “ şimdi iştedir, selam olsun Köln’e” diyerek çalışmaya başladım.

Bir bardak süt, iki yumurta bir fiske tuz ve alabileceği kadar unla sert bir hamur yaptım, dört bezeye ayırdım, bir kabın içine koyup üzerini temiz bir bezle örttüm, dinlenmeye bıraktım.

Bu arada zamanımı değerlendirmek için, orta boy dört kabağı soydum, rendeleyip iki kaşık yağda kavrulmuş bir soğanın içine koyarak tavada bir güzel yumuşattım yani biraz pişirdim. İçine dört kaşık un koyup kavurdum ve bir su bardağı süt ilave edip topaklaşmasın diye hızla karıştırdım, ateşten aldım. Bunları bir kaba alıp içine evde kalan peynirleri ( bir su bardağına yakın) ezerek koydum, üç yumurta da ilave ettim, kalan maydanozları da kıyıp renkli ve kokulu olsunlar hesabıyla karabiberle harmanlayıp kaşıkla bir güzel karıştırdım. Köfte ekmeksiz olmaz, nasıl da unutuverdim... İki küçük dilim kepekli ekmeğimin içini çıkarıp koydum, yine kaşıkla karıştırdım; şimdi daha katı daha iyi oldu … Yağlı kağıt koyduğum tepsiye malzemeyi kaşıkla köfte şeklinde koydum ve sen de biraz bekle, komutuyla döndüm hamura… Unuttun sanmıştım, diye bir ses geldi erişte hamurundan. Seni çocukluğumdan beri severim, sen bunu bilirsin; ama ben yine söyleyeyim dedim ve sarıldım oklavaya. Dört tane kalınca hamur açtım yaklaşık 30 - 35 cm. çapında, sevgili babaannemi yad ederek… Işıklar içinde yatsın! Bana yedi sekiz yaşlarındayken büyükçe bir kaseyi ters çevirip onun altında öğretmişti yufka açmayı “afferim benim kızıma!..” diye diye…







Yufkaları biraz kurumaya bıraktım, arada gidip alt üst yaparak. Çok kurumayacak, biraz kendini çekecek; çünkü kurursa kırılıverir, kesilmez tüm emeğiniz de boşa gider.

Fotoda görüldüğü gibi yaklaşık üç cm’lik şeritler kestim yuvarlak yufkalardan keskin mi keskin bir bıçakla. Şeritlerin üç dört tanesini üst üste koyarak ince küçük çubuklar oluşturdum, elimle harmanladım, havalandırdım. Denizli-Çal’da buna “depit” derler ama "erişte" deyince de anlarlar. Köy yumurtasıyla rengi de harika olur ve yerli-yabancı hiçbir makarnaya değişmem ben erişteyi…

Akşam olmuştu ve ben şarkılar söylüyordum neden mutfağa geldiğimi unutmuş olarak... Mazide geziler yapmıştım, yorulmuştum, üretmiştim işte asıl bu “ bir şeyler üretmek”

Sofrayı hazırlarken fırını 190 dereceye ayarlayıp ısıttım ve köftelerimi koydum.

Tencereye suyumu (eriştenin çekeceği kadar) koyup bir fiske tuzla kaynattım, bizim depiti test etmek lazım, az lezetli mi yoksa çok lezzetli mi olmuş…Yaptığım eriştenin dörtte birini tencereye koydum. Biraz kaynayıp dağılmadan süzgece aldım, azıcık kalan suyu da aktı gitti. Bir bardak soğuk su gezdirip kızgın tereyağında şöyle bir kavurur gibi yapıp ısıttım. Tavada kızdırdığım tereyağının kokusu fırındaki kabak köftesinin kokusuyla yarışırken görüntü sarhoşu olmuştum.


Dondurmalı kavun da eşimden...




O ara açılan kapının sesini duymamışım "Bu güzel kokular nereden geliyor?" sorusu " Günün nasıl geçti?" ile bitti ve yanıtım: SÜPER!..


15 Ocak 2011 Cumartesi

2011'in İlk Kabul Günü

15 Ocak 2011

Gönül yorgunlukları, üzüntüler ve birbiri ardına yapılmış yolculuklar, bu seferki kabul günüme damgasını vurdu. Öldürmez süründürür, cinsinden soğuk algınlığı beni biraz da kolaycılığa itti :-))

En önemlisi 2011’e, Ankara’da 14 kişilik büyük ailemizle girmek oldu, o gece yaşadıklarımız her şeye değerdi…

Sadede gelelim. Pardon, Kabul Günüme..

Önce hep tuzluları düşünür, sonra gelen arkadaşlarımın damak tadına göre tatlıları – sayısı daha az olmak üzere – ilave ederim.

ÜÇ RENKLİ BÖREK ( 10 Kişilik )






4 Yufka, Yarıp kalıp Yağlı Beyaz Peynir – Temizlenip ince kıyılmış, karabiber, tuz ve z. yağı ile harmanlanmış 4-5 kök ıspanak – rendelenip yağda biraz döndürülmüş 2-3 havuç.

İlk yufkayı ortadan ikiye katlayıp araya çok az çiçek yağı sürdük, uzun ve düz olan bölüme peyniri boydan boya koyup uçlarını dökülmemesi için azıcık kıvırarak kalın bir boru gibi sıkıca yuvarlayıp düz bir zemine koydum.

İkinci yufkaya aynı kalınlıkta olmak üzere ıspanak koyup yine aynı işlemi yaptım. ( yağlama, kıvırma ve sıkıca sarma)

Üçüncü yufka da havuçla sarıldı.

Son yufkanın dört ucunu az az katlayarak kare haline getirdikten sonra, boyutları da ayarlayarak, iki ruloyu yufkanın düz kıyısına, diğerini de ikisinin ortasına gelmek kaydıyla, tam üstüne koyarak, üçünden kocaman sıkı bir rulo yaptım. Bir gece buz dolabında dinlendirdikten sonra çok keskin bir bıçakla iki cm. kalınlığında kestim. ( yağlanmış tepside keserek aralarını azıcık açın ki kolay pişsin) üstlerine yumurta sarısı sürerek susam ektim. (damak tadınıza göre çörekotu da ekebilirsiniz.) 170 derecede (ısıtılmış fırında) pişiriniz.

SAÇ ÖRGÜLÜ MİLFÖY ( 6 Kişilik )

( Sıcak sıcak servis yapayım derken bir de baktım ki tabak bom boş... Çok sevindim bu kadar beğenildiğine :-) Başka bir zaman tekrar yapar, o vakit koyarım fotoğrafını diye düşünüyoru.)

4 tane kare milföyü dolaptan çıkarıp yumuşattım. 1-2 milim üst üste bindirerek kare şekline getirip oklavayla dikdörtgene çevirdim (aleti aşağıdan yukarıya beş altı kez yuvarlayarak)

İki yandan iki parmak arayla, aşağıya doğru biraz eğik çentikler atarak örgü örülmesi için 7-8 cm bıçakla kestim. Ortaya ince kıyılmış maydanozlu güzel peyniri koyup sağlı sollu örgüleri kapatıp ( örerek) üzerine yumurta sarısı sürüp 200 derecede, ama mutlaka sıcak fırına koyarak pişiriverdim ve sıcak sıcak servis yaptım. ( Çayı koyarken tepsiyi fırına koydum, tam yetişti)

BÖRÜLCE SALATASI ( 10 Kişilik )






Bizim Denizli’de tazesine “Sıyırma” derler kurusuna da börülce. Tarhana çorbasının vazgeçilmezidir. Ben haşlamışını tuzla bile yerim, ölçüyü o yüzden bir avuç fazla tutarım.

250 gr. Börülce. Bir gece önceden ıslatıp kaynattım; ama yayılmasın, biraz diri olsun, pişmemiş de olmasın diye dikkat ettim. (Bu haşlama bölümü önemli: Ezilmeyecek karıştırırken, pişmemiş de olmayacak.

2 limon + bir çay bardağı zeytinyağı ( sos )

Yarım demet maydanoz, dereotu ve taze soğan

2 orta boy taze kırmızıbiber

1 Tane yeşil tatlı biber

5-6 kornişon turşu ( yoksa salatalık da olur )

3 tane kiraz domates

Tümünü ince ince kıydım. Derin bir kapta harman edip sosunu da gezdirdim. Servis kabına alıp düzelttim ve yeşili çok diye üç tane kiraz domates koydum. Mısır, renk olarak yakışırdı ama GDO meselesinden dolayı ben kullanmıyorum. ( Yıllar önce babaannem, bir yıl önce özenle seçtiği tohumları ekerek iri koçanlı ama yumuşacık taneleri olan mısırlar yetiştirirdi. Onlardan olsa kendim kaynatır, tanelerini ellerimle çıkartır, içine koyardım.. Hey gidi günler hey, diyorsan bil ki yaşlanmışsın…)

Not: Tuz ve sosunu koyup karıştırdıktan sonra, servis yapmadan önce mutlaka tadıp kontrol ediniz, eksik olanı tamamlayınız.

PAPATYA KURABİYESİ (20 Adet, 10 Kişilik )






Yarım paket oda sıcaklığında margarin, yarım su bardağı pudra şekeri, iki su bardağı un, yarım paket kabartma tozunu, derin bir kapta harmanladım. Biraz zor bir hamur, önce tutmayacakmış gibi görünse de yılmadan mıncıklayarak yoğurup tutmasını sağladım. ( Şimdi duyar gibiyim, neden hep yarım, diye… Birincisi aynı tepside üç renkli böreği de pişireceğim; ama en önemlisi sevgili Dilek’in bu Papatya kurabiyesi pek akıllı işi değil, cümlesindeki haklılığı.

20x7=140 tane nohut – fındık arası yuvarlağı yapın da görelim… Ölçüyü tam yaparsanız 280 yuvarlak avucunuzu ne yapar bilemem J

Diğerlerinin tamamına harcadığım zaman kadar uğraştım seviyor sevmiyor papatyalarıyla…

Sevecek, sevmeyecek…

Sevecek, sevmeyecek..

Ulan Eş…. Eş…

Çiçek bunu nereden bilecek?

Ortaokulda ezberlenmiş bir dörtlük, çocuk-genç kız, damla şiiri..

10–15 dak. Dinlendirdim. Minik (nohut – fındık) paçalar alıp avucumda yuvarlayıp altı tanesinden sıkıştırıp bir halka oluşturdum. 6x20= 120. 20 tanesi kalınca bir kaşık kakaoyla iyice karıştırıp onları da yuvarlayarak ortalarına bastırıverdim ( fotoğraftaki gibi) Ilık fırına koyarak 170 derecede, hafif pembeleşinceye kadar pişirdim ve servis tabağına yerleştirdim.

Geldik eşimin önerdiği pastaya; kreması tamamen onun yaratıcığının ürünüdür( patenti de doğal olarak ona aittir)

ANTEP FISTIKLI TAHİN HELVALI PASTA ( 10–15 Kişilik)






Kakaolu hazır kekim vardı. Servis tabağına aldım, ilk parçayı reçel suyu ile yumuşattım.

Blendıra 1 poşet krem şanti, 1 su bardağı soğuk süt, bir margarin büyüklüğünde de Antep fıstıklı tahin helva koyup karıştırdım. Çok hoş kokulu bir krema oldu. Bir miktar kekin üzerine sürüp fındık kırıklarından bolca koydum, serptim yani, sonra ikinci parçayı koyarak yine yumuşattım ve üzerine - yanına kalan kremanın tamamını güzelce yaydım. ( pastanın yanını ve üstünü güzelce sıvadım) Üzerine de yeşil fıstığı bir güzel serptim.