ERİŞTE ( Depit ) ve KABAK KÖFTESİ
Ne zaman canım sıkılsa, kafama bir şeyi taksam ayaklarım beni mutfağa götürür, robot gibi dolabın kapağına uzanırdı ellerim. Açıp uzun uzun bakar ve masaya sıraladıklarımı büyük bir iştahla yerdim, genellikle de tatlı ağırlıklı olurdu. Bu dediklerim bir zamanlardı…
Dün yine mıknatısın çekimiyle tıpış tıpış yolunu tuttum mutfağın… Kileri karıştırdım, dolabı, derken ne yapabilirim kafamı dağıtmak için, diye hızlı bir düşünce, analiz- sentez fikriyle malzemeleri topladım çıkarıp çarpıp böldüm... Artık masaya dizip dizip yemek, yok öyle! Yaş kemale erdi; her yediğim kilogram olarak yapışıp kalıyor vücuduma.
Uzun zaman alan bir şeyler yapmalıydım ki, o ara sıkıntı veren düşüncelere, zamanım kalmasın. Benim bu mutfağa kaçışlarım hep rahatlatmıştır beni, tavsiye ederim... Sıkıntının dozuna göre işi ayarlamak kaydıyla…
Can’ımın her derde deva okkalı tahtasını koydum önüme “ şimdi iştedir, selam olsun Köln’e” diyerek çalışmaya başladım.
Bir bardak süt, iki yumurta bir fiske tuz ve alabileceği kadar unla sert bir hamur yaptım, dört bezeye ayırdım, bir kabın içine koyup üzerini temiz bir bezle örttüm, dinlenmeye bıraktım.
Bu arada zamanımı değerlendirmek için, orta boy dört kabağı soydum, rendeleyip iki kaşık yağda kavrulmuş bir soğanın içine koyarak tavada bir güzel yumuşattım yani biraz pişirdim. İçine dört kaşık un koyup kavurdum ve bir su bardağı süt ilave edip topaklaşmasın diye hızla karıştırdım, ateşten aldım. Bunları bir kaba alıp içine evde kalan peynirleri ( bir su bardağına yakın) ezerek koydum, üç yumurta da ilave ettim, kalan maydanozları da kıyıp renkli ve kokulu olsunlar hesabıyla karabiberle harmanlayıp kaşıkla bir güzel karıştırdım. Köfte ekmeksiz olmaz, nasıl da unutuverdim... İki küçük dilim kepekli ekmeğimin içini çıkarıp koydum, yine kaşıkla karıştırdım; şimdi daha katı daha iyi oldu … Yağlı kağıt koyduğum tepsiye malzemeyi kaşıkla köfte şeklinde koydum ve sen de biraz bekle, komutuyla döndüm hamura… Unuttun sanmıştım, diye bir ses geldi erişte hamurundan. Seni çocukluğumdan beri severim, sen bunu bilirsin; ama ben yine söyleyeyim dedim ve sarıldım oklavaya. Dört tane kalınca hamur açtım yaklaşık 30 - 35 cm. çapında, sevgili babaannemi yad ederek… Işıklar içinde yatsın! Bana yedi sekiz yaşlarındayken büyükçe bir kaseyi ters çevirip onun altında öğretmişti yufka açmayı “afferim benim kızıma!..” diye diye…
Yufkaları biraz kurumaya bıraktım, arada gidip alt üst yaparak. Çok kurumayacak, biraz kendini çekecek; çünkü kurursa kırılıverir, kesilmez tüm emeğiniz de boşa gider.
Fotoda görüldüğü gibi yaklaşık üç cm’lik şeritler kestim yuvarlak yufkalardan keskin mi keskin bir bıçakla. Şeritlerin üç dört tanesini üst üste koyarak ince küçük çubuklar oluşturdum, elimle harmanladım, havalandırdım. Denizli-Çal’da buna “depit” derler ama "erişte" deyince de anlarlar. Köy yumurtasıyla rengi de harika olur ve yerli-yabancı hiçbir makarnaya değişmem ben erişteyi…
Akşam olmuştu ve ben şarkılar söylüyordum neden mutfağa geldiğimi unutmuş olarak... Mazide geziler yapmıştım, yorulmuştum, üretmiştim işte asıl bu “ bir şeyler üretmek”
Sofrayı hazırlarken fırını 190 dereceye ayarlayıp ısıttım ve köftelerimi koydum.
Tencereye suyumu (eriştenin çekeceği kadar) koyup bir fiske tuzla kaynattım, bizim depiti test etmek lazım, az lezetli mi yoksa çok lezzetli mi olmuş…Yaptığım eriştenin dörtte birini tencereye koydum. Biraz kaynayıp dağılmadan süzgece aldım, azıcık kalan suyu da aktı gitti. Bir bardak soğuk su gezdirip kızgın tereyağında şöyle bir kavurur gibi yapıp ısıttım. Tavada kızdırdığım tereyağının kokusu fırındaki kabak köftesinin kokusuyla yarışırken görüntü sarhoşu olmuştum.
Dondurmalı kavun da eşimden...
O ara açılan kapının sesini duymamışım "Bu güzel kokular nereden geliyor?" sorusu " Günün nasıl geçti?" ile bitti ve yanıtım: SÜPER!..